
Geçtiğimiz ay Prag‘a gittim. Cumartesi gecesi Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı, pazar öğleden sonra da orada olmam lazımdı. Yani uçuş için tek seçeneğim pazar sabahıydı. Türk Hava Yolları ve Czech Airlines, Prag’a direkt uçan havayolu şirketleri. Sabah uçuşları yok. Aktarmalılardan da Lufthansa ve Malev‘in saatleri yine bana uymuyor. Geriye, Alitalia kaldı. Mecbur biletleri aldık İtalyanlar’dan…
Aktarma Milano üzerinden, bekleme 1 saat 45 dakika… Uçmayı severim, havayolları ve uçaklarla ilgilenmeyi de… Bu yolculuğa kadar kullanmadığım Alitalia hakkında az-çok bilgim vardı. Kime sorsam klasik ‘Always Late In Time, Always Late In Arrival’ geyiğini yaptı. Uçaklarına, hosteslerine, bagaj muamelesine bok atıldı. Tırstım haliyle… “Bagajları dönüşte kaybetsinler razıyım, gidişte bir şey olmasın da…” diyordum uçuştan önce. Kırk yılın başı tatile gidiyoruz (Bu da Hıncal Uluç’a benzedi. Her sene 3-5 parti kullandığı yıllık izninden önce “30 senedir izin yapmıyordum, biraz dinleneyim” şeklinde okurları bilgilendirecek bir ajitasyon notu kullanır hazret. Kendisi yokken tam sayfa kaplayan köşesinde haber olmaz tabii ki… Dünyanın hiçbir ciddi gazetesinde örneği bulunduğunu düşünmediğim, eski yazılarından derlemeler olur.)
Erkenden Yeşilköy’ün yolunu tuttum. 3 saat önceden kontuarı açtılar, sorunsuz ve hızlı bir biçimde check-in’imi yaptırdım. Bizdeki kart, lounge‘lara giriş sağlamadığından, bir Beyaz Türk olmazsa olmazından daha mahrum kaldık. Neyse… Uçağa bindik. Milano’ya kadar bir MD-82‘yle uçacağımızı zaten biliyordum. MD-82, Atlasjet‘in geçenlerde düşen uçağının modeli. Hani medyamızın, “Bu uçan tabutlarla sefer yapıyorlar hala” diye bok attıkları model… Uçan tabut dedikleri uçaklarla Lufthansa falan bile hala uçuyor ya, neyse… Uçak pek büyük değil, pazar sabahın körü olduğu için de neredeyse bomboş. Rötar yoktu, tam zamanında kalktı ve çok rahat bir uçuştan sonra Milano’ya indi. Malpensa’da güzelim Ferrari Shop’u tavaf edip doğal olarak hiçbir şey almadan çıktık. Zaten ara da çok fazla değildi. Prag’a A320‘yle uçtular. Bir miktar daha rahat bir uçak ve yine rötarsız, problemsiz bir yolculuk. Korkulan an işte bu an! Acaba bagajlar çıkacak mı? Neyse ki, hemen çıktılar biz de rahat rahat otele geçtik. Prag izlenimlerimi başka bir yazıda anlatırım.
Gelelim dönüşe… Yine A320′yle Prag’dan Milano’ya… Bu sefer 15 dakika rötar… Ve Malpensa’da süper bir enstantane… Kafamı bir kaldırdım, kimi görsem beğenirsiniz? Haşimi Rafsancani! Peki nerede gördüm? Ferrari Shop‘ta! Geleneksel kıyafetleri içinde sakalını kaşıyarak Ferrari montlara bakıyordu. Mağazanın kapısında da tabii ki 5 adet asker. Her hallerinden özel kuvvet oldukları belli. Ama Malpensa o kadar ufak ve kalabalık ki… O sırada Duty Free’de kendinden geçen yengenize koştum, fotoğraf makinesini kapayım diye. İran İslam Cumhuriyeti’nin eski devlet başkanı Ferrari Shop’ta ürün beğeniyor! Fotoğrafın güzelliğine bakar mısınız! Tabii bu fotoğrafı çekmeye çalışırken paket edilme ihtimali yüksek. Ama ben çoktan CNN, Herald Tribune, Washington Post ve türevleriyle yapacağım kendime göre bol sıfırlı pazarlıkları hayal etmeye başladığım için bunu pek umursamadım. Neyse… Allahtan hanım Duty Free’den Duty Free’ye koşarken kaybolmuştu da ben onu zor bulabildim. Makineyle birlikte döndüğümde de Haşimi (Artık samimi sayılırız) çoktan gitmişti. Bir nevi götü kurtarmamdan kısa süre sonraMD-82′yle İstanbul yolunu tuttuk. Yine bir 15 dakika kadar rötar vardı. Ancak sebebi, başta yarısı Türk olan yolcular tarafından anlayışla karşılandı. Bir miktar da tedirginlikle… Görevli, bize, teknik bakımın biraz uzun sürdüğünü ve güvenliğimiz için beklediğimizi söyledi. Uçuşta yine herhangi bir sorun çıkmadı. Bagajlarda da… Kazasız belasız, ’sıfır’ sorunlu bir yolculuğu da tamamlamış olduk.
Belki de kendimi çok kötüye hazırladığımdan, Alitalia’dan inanılmaz derecede memnun kaldım. Bir kere bana denk gelen 4 pilot da çok iyiydi. Kalkışlarda ve inişlerde müthiş başarılıydılar. Uçaklar pek büyük değildi gerçi ama hiç ’sektirmemeleri’ bir yana, resmen kuğu gibi indiler hepsinde. Diz mesafesi böyle kısa uçuşlar için gayet yeterliydi. Güzel hostes yoktu, hatta bayan hostes bile yoktu neredeyse. Hele gidişte İstanbul-Milano arasında bembeyaz saçlı bir amcaya denk geldik ki, “Alitalia, AB’yi yiyor. Bu yaşta adam çalıştırmak insan haklarına aykırı değil mi?” dedik. İkramlar da pek azdı ama lezzet ve tazelik olarak tatmin ediciydi. Zaten böylesine uygun fiyatlarla risotto servisi yapmalarını beklemiyorduk. Fiyat demişken… Low-cost havayollarının bile büyük çoğunluğundan ucuza uçuyorlar.
Belki bana öyle denk geldi ama Alitalia gayet iyiydi. Eksisozlukte falan yapilan yorumlara fazla itibar etmeyin. İnsanlar bir ürün veya hizmeti beğendiklerinde yazmazlar, en ufak problemde abartarak itin götüne sokarlar. Laptop alayım diyorum, markalar ve modeller hakkında yorumları okuyorum. Hepsi birbirinden boktanmış laptop’ların… Zannedersin herkes köyünde Toshiba Qosmio kullanıyordu. Gerçi onu da beğenmiyorlar ya… Netice itibariyle, “Alitalia’dan şaşmayın” diyemeyeceğim, sadece bir gidiş-dönüş yaptım ama muhtelif sitelerde okuyacağınız 45 tane kötü yorumun yanında bu da aklınızda bulunsun.
Yorum Yapın